16 Aralık 2014 Salı

LittleBİGCity , Bratislava : Slovakya'nın başkenti

Polonya benim için ilk yurtdışı deneyimimdi. Bratislava ise Polonya'dan sonraki ilk deneyimimdi :)Bratislava gezdiklerim içinde en küçük başkent(ve en sevimli minik :)). Polskibustan biletlerimizi aldıktan sonra hostel araştırmaya başladık. Patio Hostel hem Old Town'a hemde geleneksel tadlarını deneyebileceğimiz lokasyonlara yakındı. Temiz ve gezilecek yerlere yakın olan bu hostelin geceliği 10 euro gibi bir miktardı. Akşamüzeri Bratislava'ya ilk indiğimiz yer bir mezarlık kenarıydı. Tıpkı Tim BurtoN filmlerindeki gibi mistik bir havaya sahipti. Solda bir mezarlık ıssız sokaklar ve hiiç bilmedğimiz bir ülke ve sonunda tanıdık tek şey ? Döner kebabçı  :) Daha sonra hostelimizi bulmak uzun sürmedi ve hostelimize yerleştik. Cici bir hosteldi ve gerçekten heryere çok yakındı .

O gece şehri dolaşmak için dışarı çıktık ve bir puba gittik. İsmi slovak pub. Şehirdeki uygun fiyatlı ve yerel lezzetleri tadabileceğimiz bir mekandı Slovak Pub. Burada bir slovak birası ve Slovakyaya ait bir çorba ısmarladık kendimize . E Slovak birası içmeden olmaz. Zlatý Bažant isimli yerel birayı güzel buldum.İçimi yumuşak alkol oranı da yüksek değil.
Daha sonra küçük şehirde biraz dolaştıktan sonra hostele döndük ve ertesi gün gezmek için dinlenmeden olmazdı, uyuduk. Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı da yaptıktan sonra Little Big City Bratislava'yı dolaşmak için OLd Town'a doğru yürümeye başladık. Bratislava bloglardan ve gezi rehberlerinden okuduğum kadarıyla heykelleriyle ünlü bir şehirdi. Şehir meydanına yapılmış olan bu heykeller kendileri arasında da sanki iletişim halindeydiler. En ünlüsü Cumil. Dikkat bir anda ayaklarınızın dibibnde bitebilir :) Bu heykelin adı "Man at Work". İngilizcedeki karşılığı "watcher". Bayanları ve Bratislava'yı izliyor :)
Daha sonra göreceğiniz heykeller fotoğrafınızı çeken Paparazzi,Schone Naci ve meydanda bulunan Napolyon ordusundan bir askeridir. Schone Naci fakir ve deli biri olmasına rağmen iyi giyimiyle kadınları eğilerek nazikçe selamlamaktadır. Napolyon askeri ise tipik napolyon şapkasıyla hatırlatıyor bize Napolyonun gelişini Bratislava'ya(yani istilayı). Burada biraz dinlenip küçücük şehrin meraklısı turistleri,gezginleri izleyebilirsiniz.

Burada Büyük ulusal tiyatroyu göreceksiniz. Sağda ve solda sıralanmış hediyelik eşya satan yerlerden alışveriş yapabilir, sokaklarında gezerken bu sevimli başkenti keşfedebilirsiniz. Daha sonra bu bölgeye yine yürüme mesafesinde olan katolik kilisesi Blue church(Church of St. Elisabeth ) ziyaret edilmesi gereken noktalardan biri. Şeker evlere benzeyen bu kilise Art Nouveau tarzında, 20.yy'ın başlarında Bratislava'da doğan St. Elizabeth adına yapılmıştır. Dolayısıyla resmi adı aslında St. Elizabeth'dir ve resimleri kilisenin portalında görebilirsiniz. 
 

Sırada 14.yy'da 11 Avusturya-Macaristan hükümdarının (10 kral 1 kraliçe Maria Theresa) taç giymesine ev sahipliği yapan St. Martin katedrali var. İçerisinde 4 şapel bulunmakta.  Neo gotik tarzda bulunan kulesi 85 m uzunluğunda ve üzerinde 300 kglık bir taç bulunmakta.

Old Town'un girişindeki yuvarlak meydanda Trinity Kilisesi bulunuyor.18. yy'ın ilk yarısında yapılmış bu kilise barok stile sahip ve iç mekanında süper tonozlara sahip ve içerisinde . Galli Bibiena tarafından yapılan boyamalara sahip. 


Bu kilisenin etrafında dolaşırken biraz susamıştık ve Slovakların geleneksel içeceği Kofola'yı denemeye karar verdik ve sevimli küçük bir restaurantta asidi düşük kafeini yüksek olan kofolalarımızı yudumlarken yorgunluğumuzu az da olsa üstümüzden attık. Bunu genelde öğle yemeklerinde tercih ediyormuş Slovaklar ve Çekler. 





                                  

Little Big City dedikleri kadar var :) Sokaklarında artık birazcık kaybolma vakti ... Bir şehri turist gibi gezdikten sonra gezgin gibi dolaşmak çok keyifli. Hava güzel, biraz Tuna nehrine doğru yürüyüşe çıkıyoruz. Burada Bratislava'nın ünlü UFO köprüsü var. Üzerinde dönen bir restoran ve Tuna Nehri'ni ayağınızın altından akmasını sağlayacak bir köprü :) . Burada tembellik yaptıktan sonra tekrar Old town'a dönüyoruz ve yeniden dolaşmaya başlıyoruz. Akşama Viyana'ya arabamız var kalan vakti değerlendiriyoruz. Old Town'da bulunan Michaels Gate'den geçerken rehber kitapçığımızdan öğrendiğimiz kadarıyla Bratislava'daki en eski ve iyi bilinen yapılardan biriymiş. 14.yy da yapılan bu kapı şehre girilen 4 kapıdan biriymiş.Burada bir de kule bulunmakta . Zaten Michael's Gate and Tower diye geçiyor çoğu yerde.Orijinalinde gotik olan yapı daha sonra yeniden yapılarak barok stile dönmüş. 51 metre olan kule 7 kata sahip ve Old Town manzarası için burayı tercih edebilirsiniz. Buradan geçince akşam yemek yiyebileceğiniz bir çok mekan bulunmakta. 

LittleBigCity.... İlk indiğimizde mezarlığın  ve eski otobüslerin ve tramlerin bana çok iç açıcı gelmedi ve önyargılı davrandıysam da bir günlük gezi yetti bana ve önyargıma sevdim seni küçük başkent...


22 Kasım 2014 Cumartesi

Kraków...

Auschwitz ve Birkenau kamplarından sonra akşamüzeri şehir meydanında turladım biraz. Avrupa'nın en büyük meydanına sahip Kraków, Rynek Główny. 
Burası şehrin Old Town bölgesi ,renkli ,eski mimari açıdan çeşitli evlerin , tarihi yapıların bulunduğu oturup şehrin akışını, sokak sanatçılarını izlemek keyifli müzikler dinlemek için ideal bir yer. Solda görülen bina en eski alışveriş merkezlerinden biri olan Cloth Hall.  İçinde hediyelik eşyalar , gümüş işçiliği, el sanatları gibi bir çok şey satın alabileceğiniz yerler var. Main Market Hall’in tam ortasında arkamda görünen kule, 13. yüzyılda inşaa edilmiş ve 70 metre uzunluğunda Town Hall Tower. Buradan sonra Wawel Kalesi'ne gitmek için yola koyuluyoruz. Wawel kalesi Wisla nehrinin kıyısına konumlanmış gösterişli bir kale. Gotik tarzdaki bu kale içinde bir de katedrali bulundurmakta, katedrale giriş ücretsiz. Wawel kalesinde en çok dikkatimi çeken yapılardan biri içinde bulunan Sigismund Çanları. Çanları , katedral müzesini ve mezarları ziyaret edebilmek için bilet almanız gerekiyor. Ayrıntılı bilgiler şurada: http://www.katedra-wawelska.pl/english/tourist_information,26.html  . 1600‘lü yıllarda Kral Sigismund başkenti  Krakow'dan Varşova’ya taşımış ancak bu kale önemini hiçbir zaman yitirmemiş.
Yukarıda Sigismund Çanlarına çıkmak için dar merdivenlerden çıkarken çekilmiş görüntüler var . En sonda en büyük çan(Bu çan eskiden taç giyme törenlerinde çalınırmış) ve harika bir manzara var .
Buradan  Polonya Kralları, Polonyalı Azizler ve diğer ileri gelenlerin mezarları bulunan katedralin içini gezmeye başlıyoruz. Katedralde Azize'e adanmış görkemli şapeller bulunmakta. Alt kattaki mezarların bulunduğu bölüme geçiyoruz. Katedralin girişinde de Kraliçe Jadwiga'nın mezarı ve gümüş bir sandıkta, Aziz Stanislaw'ın başı saklanmaktadır.

Katedralin yanında ki binanın bodrum katında Başkan Lech Kaczynski ve eşi Maria’nın bir mezarı, bir üst bölümdeyse Piłsudski’nin mezarı var. Krakow'un ve Wawel'in en ünlü simgesi ejderhalar. Elbette bir hikayesi var. Birkaç hikayesi var fakat en ünlü olanı şu;
Uzuun uzun zaman önce burada bulunan mağarada korkunç bir ejderha yaşarmış. Bu ejderha özellikle genç bayanları yermiş. Kral buna bir son vermek istemiş,fakat onun cesur şövalyelerinin hepsi ejderhanın ateşli nefesine düşmüşler. Kral'ın tek kızı dışında şehirdeki tüm genç kızlar kurban edilmiştir. Ve Kral kızını kim ejderhadan koruyup kurtarırsa onunla kızını evlendireceğine dair söz vermiştir. Büyük savaşçılar ödül için savaştı ve hepsi kaybetti.  Bir gün Skuba(Krak da deniliyor,hatta krakow isminin buradan geldiğini söyleyenler de var) adında fakir bir ayakkabıcı çırağı meydan okumayı kabul etti.  Bir lambanın içine sülfür gazı koyarak ejderhanın mağarasının önüne bırakır. Onu yiyen ve inanılmaz derecede susayan dragon Vistula nehrine döner ve içtikçe içer içtikçe içer. Fakat sülfür nedeniyle midesindeki yanmayı geçiremeyen Ejderha nehrin yarısını içince ateşi söner ve patlar.  Skuba (Krak) kızla evlenir ve mutlu mesut yaşarlar. Polonya’lı sanatçı Bronisław Chromy tarafından yapılan ejderha heykeli arada ağzından ateş çıkartarak herkesin ilgisini çekiyor.




Wawel'den çıktık ve akşam yemeğimizi yedikten sonra şehir meydanında turlarken Harris Piano jazz Bar'ı görünce dayanamayıp giriverdik içeri. Biralarımızı aldıktan sonra canlı müziği dinlemek için dolu olan mekanda 2 sandalye bulduk ve oturuverdik hemen :) Günün yorgunluğunu atmak için güzel müziklerle bugüne son verip hostelimize döndük. Ertesi gün bir kaç hediyelik eşya aldık,yeniden Old Town'da yürüdükten sonra  dönüş hazırlıkları başlamıştı. 

                            




Harris Piano Jazz Bar'dan aklımda kalan şarkı

2 Ekim 2014 Perşembe

Değeri en bilinmeyen şehir: Kraków ve asla aklımdan çıkmayacak Auschwitz-Birkenau

Avrupa'da Varşova'dan sonraki ilk durağım Kraków'du. Krakow Polonya'nın eski başkenti, gerçek ten de başkent gibi şehir. Polskibus'tan biletlerimizi kampanyalı aldıktan sonra 6 saatlik yolculuğun ardından akşam saatlerinde Kraków'daydık. Kaldığım hostelin ismi Dizzy Daisy Downtown Hostel'di. Otobüsten inince hostele biraz yürüme mesafesi vardı , yol üzerinde gelirken bir tourist informationdan şehir haritası alıp hostelin adresini sorduk ve görevli harita üzerinde işaretleyip vermişti. 12 kişilik karma bir odada daha önce hiç kalmamıştım . Normalde ses,ışık gibi etkenlere pek aldırmadan uyurum fakat o gece... Uyuyamadım. Adam uykusunda boğuluyo gibiydi horlamasıyla Ne kadar ses yapsam da uyanmadı . Sabah erken uyanıp yeni yerlerin keşfine çıkacağımı bilmek beni heyecanlandırıyor, uyumaya zorluyordu. Uyandığımda saat 9'du . Kahvaltımı yaptıktan sonra günün ilk yarısını Auschwitz-Birkenau toplama kamplarına ayırmıştım. Yaklaşık bir saat süren yağmurlu bir yolculuk sonrası ilk kampa gelmiştim. O günkü havanın kasveti ve yağmuru orada zamanında yapılan katliamların hüznünü , küçük çocukların, kadınların ve yaşlıların umutsuzluğunu içime işliyordu. Kapısında Almanca "Arbeit macht frei" yani çalışmak özgür kılar anlamına gelen söz.. Sıralanmış bloklar, kasvetli hava , resmedilmiş katliamlar , ölüm duvarı...    
 
1940 yılında kurulan Auschwitz I kampı Oswiecim yakınlarındadır. Binlerce insanın yakılıp , gazla boğularak öldürüldüğü kamp...  Cyclon-B gazı ile gaz odalarına giren insanların , krematoryumlarda acıyla can veren "büyüyemeden ölen küçük çocukların" hüznü var bu kampta.  Bu bloklar arasında en takma adı "Ölüm Meleği" olan Josef Mengele tarafından 10. Blok'ta bebekler, ikizler üzerinde bilimsel olmayan araştırmalar yürüttü ve yetişkinler üzerinde zorunlu kısırlaştırma, hadım etme ve hipotermi deneyleri gerçekleştirdi. Böylesine cani sistematik vahşetle öldürülen ve işkence edilen insanların yaşadığı işkence gördüğü yerlerde yürüdüm 2 saat boyunca...

Solda Cyclon- B gazı ile insanların katledildiği , sağda ölümcül deneylerin insan üzerinde denendiğini gösteren fotoğrafları var.

 Blokların içine girdiğimizde daha da ürpertici ve üzücü havayı içime çekiyorum. Saçlarında Cyclon-B gazına rastlanan zavallı insanların saçları ve o saçlardan yapılmış dokuma ürünler . Nasıl yapar insan insana bunları, nasıl içine siner küçücüki günahsız çocukların hayallerini öldürmek...

Hayat Güzeldir(La vita è bella) filminde izlediğim , Giosuè ve babasının gecelerini geçirdiği yatakhanelerin gerçeklerini yakından görmek yaşanaların acımasızlığını yeniden gözler önüne seriyordu. Daha sonra iki kamp arasında çalışan shuttlebus aracılığıyla ücretsiz diğer kampa geçtim. Burada tanıştığım bir gezgin de bu acıların yeniden yaşanmaması ve yaşanılan gerçekleri yakından görmek istemesi hakkında konuşurken buradan sonraki rotasının Normandiya Çıkarmasının yaşandığı yere gitmek olduğunu söyledi. İşte Auschwitz II kampından birkaç görüntü..
Beni en çok etkileyen bir oda var Auschwitz'de . Bence amacına ulaşmış. Bembeyaz bir oda içinde çocuk hayallerini,  çizimlerini barındıran duvarlar. Güzel bir akustik sağlanmış bu odada sanki çevrenizde çocuklar geziyormuş gibi umutlu, büyüymemiş çocukların sesleri çınlatıyor kulaklarınızı. 


Hangi statüde,ideolojide,renkte,ırkta olursanız olun mutlaka gezilmesi gereken ve geleceğimizle köprü kurmak için ziyaret edilmesi önemli olan bir müze Auschwitz. Krakow'dan bu yazıda çok bahsedemedim, Auschwitz ağır bastı biraz , gelecek yazıda Krakow'daki Wawel Kalesi, Old Town, Rynek Główny ve bir çok yerinden bahsedeceğim. 

1 Ekim 2014 Çarşamba

Varşova'da gezintiler...

Politechnika Warszawska... Günlerdir anlaşmak için uğraştığım, bu süreçte her gün Erasmus koordinatörümün kapısını eskittiğim , sabırla beklediğim okul. Ders kayıtları,ekle silleri,ders saatlerinin çakışması yeniden düzenlenmesi... Nihayet tüm derslerim tamamdı ve ilk derse girmeye hazırdım. İlk dersim Intellectual Propert Law'du. Bu ders genellikle konuşma ağırlıklı marka , etik davranışlar, lisans ve telif hakları ile ilgili bir dersti . Seviyordum bu dersi çünkü Erasmus programının bizlere artı olarak kattığı İngilizce konuşmayı pratikleştiriyordu.

 



 Politechnika Warszawska'dan bir kaç fotoğraf


Derslerde ilk başta çok zorlanmıştım fakat hocalar proje verdikçe daha rahat oluyordu . Bu rahatlama en büyük tutkum olan seyahat için zaman yaratmış olmamı farketmemi sağladı. Bir yandan ilk nereye yolculuk etsem ,hangi ülkeyi keşfetsemplanları yaparken bir yandan da Varşova içinde bazen mentörüm Bury'le bazen de tek başımıza keşifler yapıyorduk.Łazienki Park!Varşova'nın en geniş parkı, Kral Stanislaw için 1790 yılında barok stilde Tylman van Gamere tarafından dizayn edilmiştir.İçinde yazlık olarak kullanılan bir saray var. Bahçede tavuskuşları, kocaman parkın içinde insanlara çok sıcak olan sincaplar :) harika büyük yemyeşil şehrin ortasında leziz bir park.. 


Bu parkta ünlü müzisyen Chopin'in heykeli bulunmaktadır. Annesi Polonyalı,babası Fransız olan Chopin 1810 yılında Polonya'da doğmuştur. İlk olarak "Pianist" filmi ile eserlerini dinledimiştim Chopin'in. Paris'te ölen ve mezarı orada bulunan ünlü müzisyenin kalbi Varşova'da bulunan Holly Cross Kilisesi'ne öldükten sonra vasiyeti üzerine getirtilmiştir. Chopin'in kalbinin bulunduğu kolonun ve kilisenin resmi aşağıdadır.

Stare Miasto yani Old Town... Varşova'nın II.Dünya savaşında yerle bir olmasından sonra yeniden aslına bağlı kalınarak yapılmasının bize sağladığı en güzel tarafı sanki o çağlara yolculuk yapıyor gibi hissetmemizdir. Bir çok kafenin ve restaurantın bulunduğu Nowy Swiat caddesinde yürürken alışveriş yapabileceğiniz mağazalar, hediyelik eşyalarla dolu vitrinler göreceksiniz. Bu caddenin sonu sizi Plac Zamkowy(Zamkowy meydanı) denen meydana çıkartır. Bu meydanda başkenti Krakow'dan Varşova'ya taşıyan 3.Zygmunt sütunu ve Kraliyet Sarayı (Royal Castle) karşılıyor. Bu alanda genellikle eğlenceli.renkli ve müzikli gösterilere rastlayabilirsiniz. 
Çinli arkadaşımız Yahuan ile birlikte :) Zygmunt sütununun önünde




Sağda renkli bir akşam gösterisi :)









Solda Plac Zamkowy'deki Kraliyet Sarayı: Bugün saray müze olarak kullanılmaktadır.
Buradan biraz daha ilerlediğimizde ise Old Town'a geliyoruz. Art Nouveau tarzda süslenmiş olan binalarla çevrili bu güzel meydanda bir akşam yemeği yerken güzel atmosferin tadını çıkartabilirsi-
niz.Varşova'ya ilk geldiğimde mentorumle gitmiş olduğum Restauracja Bazyliszek bu meydanda. Polonya'nın kendine has olan bizim mantıya benzer Pierogilerini burda tadabilirsiniz. O zamanlar kış mevsimi hava çok soğuk ve bu meydanda harika bir buz pisti vardı. Tadını çıkartın :)
 



Meydanın ortasında şehri koruduğuna inanılan deniz kızı heykelini görebilirsi-
niz.








Şurda köşede gördüğünüz ev Varşova'nın en dar evi :) Savaşta %95'i yıkılan bu ev yeniden inşa edilmiştir. Çok da tarihi sayılmaz fakat güzel bir ayrıntı ve aslına bağlı kalınarak inşa edilmesi sevindirici :)
Buradan ilerlediğimizde Barbakan Warszawski yani eski şehir surlarını görüyoruz. Akşamüzeri burada yürürken ışıklandırma ve müziklerle ortaçağı yaşıyorum sanki :) Resim çizen sokak ressamları,heykeltraşlar,müzisyenler ve surlar ...
 

Barbakan'a giderken bir kaç kare...






5 aylık süreçte sevdim Varşova'yı. Madam Curie, Adam Mickiewicz, Frédéric Chopin, Nicolaus Copernicus, Roman Polanski gibi bir çok bilim insanı, müzisyen, sanatçı ve şairleri bulunan Polonya. Anlatılacak çok yer , çok hikaye var fakat yolunuz düşerse Varşova'ya uğramanızı mutlaka tavsiye ederim.